Bir asker kalma

Subay Olma Şartları ve Askerde Subay Olarak Kalma. ... Herhangi bir bakanlık veya kuruluşa karşı mecburi hizmeti olmamak ve kazandığı mesleki sıfatı nedeni ile ileride sınıf değişikliği isteminde bulunmayacağını taahhüt etmek. ... Asker Maaşı Detaylı İnceleme – 6 Ay ve 12 Ay Er Erbaş Maaşları ... Askerliğini er olarak yapan bir asker; lisans mezunu ise ve yaş problemi yoksa mesleğini bundan sonra subay olarak askerde icra edebilir. Jandarma Genel Komutanlığı ile Hava-Kara-Deniz Kuvvetleri ve TSK’nın yayınlayacağı sözleşmeli subay alım ilanlarını takip etmeniz gerekmekte. Subay Olarak Askerde Kalma Şartları Maddeler ... Eğer uygun bir sınav varsa müracaat edeceksiniz. Başvurunuz incelenecek ve sorun görülmez ise yazılı sınava davet edileceksiniz. Yazılı sınav sonrasında sözlü mülakat yapılır ve akabinde de sağlık kontrolünden geçirilirsiniz. Tüm aşamaları başarı ile geçenler 9 aylık sıkı bir askeri eğitime tabi tutulur. Askerden kalma mıntıka temizliği hastalığına yakalan Murat Bayar trafik kazasında öldü. Zonguldak'ta yaşayan 46 yaşındaki Murat Bayar, her sabah çöp toplamak için dışarı ... Grup Yorum - Asker Kaçakları - Akor Em B7 Em ) Köyün evleri karanlık ) Em B7 Em ) 2 Gökte yıldız pırpır eder ) E Ben bir asker kaçağıyam E Gelin bana bir tas su ver Am Em Bir tas su ver,bir tas su ver B7 Em Bir tas su ver Em B7 Em Neyleyim kusura kalma ) Em B7 Em ) 2 Elleri kınasız gelin ) E Çalar asker kaçakları E Kapıları geceleyin Am Em Geceleyin geceleyin B7 Em ... Orada hasta bir kızı hastaneye götürmesi karşılığında yerlilerden bir şeyler bir anlaşma yapar ve bir şeyler alır. Ancak uçak yarı yolda arızalanır ve düşer. Eskimo ve kız artık bir yandan yaşamda kalma mücadelesi vermektedir. Bir yandan da eskimo doğayı tanıdığı için şanslıdırlar. Subay Olarak Askerde Kalma Şartları ... Askerlik bir nizam ve disiplin işidir. Ast ve üst ilişkisine göre işler. Askerde ast üstüne saygılı olmalıdır. ... Asker öğretmen olmak için bulunduğunuz öğretmenlik pozisyonunda kadrolu olarak görev yapmanız gerekmektedir. Çünkü kadrolu öğretmenlere ek-a belgesi ... Asker Adayları bu yazımda sizlere Askerde Subay Olarak Kalma Koşulları Nelerdir?hakkında bilgiler vereceğim. Askerde Subay Olarak Kalma Koşulları Nelerdir? Arkadaşlar bu konuda çok sorular geliyor sizlere kısa bir açıklama yapma gereği duyduk. Subay Olarak Askerde Kalma Yöntemi 2019. Değişen askerlik sistemiyle birlikte askerliğin tamamlanması sonrasında uygun ilanların var olmasıyla subay olarak askerde kalmak mümkün olabilmektedir. Bu kapsamda 2019 subay olarak askerde kalma detaylarına değinmek yararlı olacaktır.

Osmanlıda Gizli Şintoizm Akımı ve Atatürk

2020.09.27 22:08 GnosticTurk Osmanlıda Gizli Şintoizm Akımı ve Atatürk

Tarihin sırlarına hoşgeldiniz arkadaşlar. Bugün sizlere Osmanlı'daki Şintoizm akımından bahsedeceğim.
1600lü yıllarda reform ve rönesans hareketlerinin başlamasıyla batı ilerlemeye başlamıştır. Osmanlı bu hareketlerin arkasında kalınca "batılaşma" hareketleri ile yeni bir ülke örnek olmuştur bu ülke ise JAPONYA'dır.
Eğer ki bu batılaşma hareketleri batı ülkelerinden etkilenme olsaydı batıcı subaylar Fransız ve İngiliz yanlısı olması gerekirdi ama hayır, batılaşma için aynı Osmanlı gibi kendini kapatan Japonya model seçilmişti.
1826 yılında Asakir-i Mansure-i Muhammediye ordusunun kurulması ile Japonyalaşma çalışmaları başladı. İsimdeki "Asakiri" kelimesi aslında Japoncadaki "tüfekli asker" anlamına gelen "ashigaru" kelimesinden türemeydi.
İkinci Abdülhamit zamanında Japonya ile ilişkiler artık gizliden açığa çıkmaya başlar. Mektuplaşmalar ve hediyeleşmeler gerçekleşmiştir.
1904-1905 yıllarında Japonya ile Rusya savaşa girmiştir. Bu sırada Osmanlının Japonya ile iyi ilişkiler kurduğunun farkında olan Volga Tatarları hemen Japonya'ya göçmüştür. Volga Tatarı olan Kadı Abdürreşit İbrahim Efendi, Mehmet Akif Ersoy'un dostudur. İbrahim Efendi Japonya'ya gidince Mehmet Akif Ersoy ile iletişimine devam etmiş olmalı ki gizli şintoist olan Mehmet Akif Ersoy onun dilinden ama kendi kaleminden şu şiiri yazmıştır:
Sorunuz, şimdi, Japonlar da nasıl millettir?
Onu tasvîre zafer yâb olamam, hayrettir!
Şu kadar söyliyeyim: Dîn-i mübînin orada,
Rûh-i feyyâzı yayılmış, yalınız şekli Buda
Siz gidin, safvet-i İslâm´ı Japonlarda görün!
O küçük boylu, büyük milletin efrâdı bugün,
Müslümanlık´taki erkânı siyânette ferîd;
Müslüman denmek için eksiği ancak tevhîd.
Doğruluk ahde vefâ, va´de sadâkat, şefkat;
Âcizin hakkını i´lâya samîmî gayret;
En ufak şeyle kanâ´at, çoğa kudret varken,
Yine ifrât ile vermek, veren eller darken;
Kimsenin ırzına, nâmûsuna yan bakmıyarak
Yedi kat ellerin evlâdını kardeş tanımak;
“Öleceksin!” denilen noktada merdâne sebat;
Yeri gelsin, gülerek oynıyarak terk-i hayat;
İhtirâsât-ı husûsiyyeyi söyletmiyerek
Nef -i şahsîyi umûmun kine kurbân etmek
Daha bunlar gibi çok nâdire gördüm orada.
Âdemin en temiz ahfâdına mâlik bir ada.
Medeniyyet girebilmiş yalınız fenniyle...
O da sahiplerinin lâhik olan izniyle.
Dikilip sâhile binlerce basiret im’ân;
Ne kadar maskaralık varsa kovulmuş kapıdan!
Garb´ın eşyâsı, eğer kıymeti hâizse yürür;
Moda şeklinde gelen seyyie gümrükte çürür!
Gece gündüz açık evler, kapılar mandalsız;
Herkesin sandığı meydanda bilinmez hırsız.
“Togo”nun umduğumuz tavrı mı vardır? Nerde?
“Gidelim!” der, götürür sonra gelip tâ yanıma,
Çay boşaltırdı ben içtikçe hemen fincanıma.
Müslümanlık sanırım parlıyacaktır orada;
Sâde Osmanlıların gayreti lâzım arada
Misyonerler, gece gündüz yeri devretmedeler,
Ulemâ vahy-i İlâhîyi mi bilmem, bekler?
Şu dizelere dikkat edin! "Dîn-i mübînin orada,
Rûh-i feyyâzı yayılmış, yalınız şekli Buda
Siz gidin, safvet-i İslâm´ı Japonlarda görün"
Japonların o zamanlar Budizm şeklinde yaşadıkları din herhangi bir Japon tarihçisine sorsanız Şintoizm olduğunu söyler. Ancak Mehmet Akif Ersoy (veya Mefumetsu Akifu) gizli Şintoizmini daha da saklamak için buna "İslam" diyor. "Müslüman denmek için eksiği ancak tevhîd" derken Mefumetsu efendinin Şintoizmi aynen İslam olarak kabul ettiği tek farkın monoteist olduğu anlaşılmakta! Peki bu zamanlarda tek tanrıcı şintoist mezhepleri var mı? Var!
-Tenrikyo (1838 yılında Nakayama Miki tarafından kuruldu. Tanrılarına "Tenri" (Tengri?!?!?!) demekteler)
-Konkokyo (1859 yılında bir gelenek olarak başladı. Evrenin "Kami" isminde bir Tanrı olduğuna inanırlar)
Mefumetsu Akifu'nun Cumhuriyet zamanında milli marş yazacak kadar yükselmesi tabii ki tesadüf değildir. İttihat ve Terakki aslında Şintoist bir örgüttür başlangıçta ve Mustafa Kemal (Musutafa Kamaru) bu örgüte bundan dolayı kayıt olmuştur. Mehmet Akif ile bir iletişimi elbette buzamanlarda olmuştur.
Osmanlı 1918 yılında savaşı kaybedince kaznaan taraf olan iki devlet (o zamanlar güçsüz olan Amerikanın bile bize bulaşmasına rağmen) bizi işgalden çekinmiştir. Biri Japonyadır ikincisi ise şintoizm etkisinde bir ezoterik milliyetçilik etkisi altında kalan (ki sonradan bu Faşizm ismini alacaktır) İtalya. Musutafa Kamaru tüm kararlığıyla islamcı ve haçlı orduları püskürtmüştür. Yeni kurulan şintoizm temelli cumhuriyette şintoizm gelenekleri sürdürecektir.
Atatürk ismi あた (ata) "ben" ile Türk kelimelerinin birleşimidir. Atatürk zamanının liderlerinin aksine endüstriyelleşmenin yanında doğaya da değer veren bir insan. Bu yönü birçok anısının yanında aynı zamanda Atatürk Orman Çiftliği gibi bir yeri koruma altına almasıyla da görülebilir. Bunun sebebi doğayı kutsal bilen şintoist gelenekleri olabilir mi?
Peki Atatürkçülük (Ben-Türk hareketi) ne üzerine kuruldu? Altı ok.
Yedi sayısının Japonya'da kutsal olduğunu biliyor muydunuz? Peki yedinci saklı ilke nedir, bu anayasada geçer "Sosyal Devlet" ilkesi. Peki neden ok? Ta-da! https://japanesemythology.wordpress.com/arrow-charms/
Peki Atatürk neden birçok Türk miti varken dişi kurt yani "asena" mitine bu kadar ilgi duydu? Bu fotoğraflardan anlayabildiğimiz kadarıyla https://mobile.twitter.com/Altiok1919/status/906414397400248320 neredeyse bir kült şeklindeymiş bu mit. Asena kelimesinin eski Türk aşireti olan "aşina" ailesinin isminin bozulmuş hali desem inanır mısınız https://en.m.wikipedia.org/wiki/Ashina_tribe ? Peki bu aile ile aynı isimde Japonya'da bir aşiret olduğu https://en.m.wikipedia.org/wiki/Ashina_clan_(Japan) ?
İstiklal marşındaki şu sözler ezoterik bir anlam içermekte aslında:
"O zaman vecd ile bin secde eder, varsa taşım,
Her cerihamdan, İlahî, boşanıp kanlı yaşım,
Fışkırır ruhumücerret gibi yerden naaşım,
O zaman yükselerek arşa değer belki başım."
Taş neden secde etmekte? Türk kültürüne yabancı olduğu için tabii ki garip geliyor bu cümle. Şintoizmde taşlar yaşamaktadır (dosojin, taşlar aynı insanlar gibi büyüyüp yaşayıp ölmekte). Secde ile kastettiği ise "dogeza" yani Japon kültüründe özür dileme. Yani mezartaşım benim adıma sizden hatalarım için özür dileyecek ölümümden sonra demek istemekte.
Sonra ise şintoizmdeki animizm veriliyor. Ruh bedenden ayrılıp ilahi bir kuvvet şeklinde boşalıyor. Ve yeni bir beden olarak mezardan ayrılıp özgürlüğe kavuşuyor.
Tabii ki tek şintoist Atatürk değil. İsmet inönü (Isumetto) ve diğer Atatürkçüler de şintoizme göre hareket etmekte.
Neden "Güneş dil teorisi" mesela? Şintoizmdeki en güçlü Tanrıça Amaterasu'nun güneşi mi? Güneş Dil Teoristleri'nin Japonca hakkındaki görüşleri neydi?
Ve (Tanrı rahmet eylesin) Atatürk vefat etti. Ve Atatürkçüler (Isumetto dahil) onu şanı şöhretine uygun bir şekilde Türkiye'nin en büyük Şinto Tapınağını inşaat edip gömecekti. Şinto Tapınağı demek tabii ki ibadet edilen yer anlamında değildir, "Shinto Shrine" denir bu yerler eve türbe işlevinden tut kutsal emanet saklama yerine kadsr her türlü işlevi görür. Ve Şintoist geleneklere uygun bir şekilde Anıtkabir'e gömüldü. Atatürk'ün rabutunun yanlarında animistik geleneğe sadık şekilde konulmuş kaplar içinde topraklar vardır.
Atatürkçü dönemden kalma askerlerin yemek duası (Tanrımıza hamd olsun duası)(Tenri?) aslında bir Türk geleneği değildir. Japonların yemekten önce yaptığı "Itadakimasu" ayinidir. 2017 yılında Erodğan hükümeti bu duayı ortadan kaldırmıştır.
Evet, bugünlük sohbetimiz de bitti. Görüşmek üzere!
submitted by GnosticTurk to kopyamakarna [link] [comments]


2020.09.20 18:04 voghbum izmirli sevgilim boyozgül ve onun yakışıklı babası

boyozgül… biseksüel olduğumun farkına varmamın, istemeden de olsa müsebbibi olmuş, kars kağızman'dan göçme, kraldan çok kralcı, ezelden izmirli olduğunu iddia eden, üniter bir ailenin lakayıt kızı. benim küçük sevgilim. biraz ondan bahsetmek istiyorum. bu sevimli domuzu, nerelere vuracağımı “a dostlar"a danıştığım "vah benim talihsiz başım"a musallat eden zat'ı şahane, merasim bölüğünde aylarca aynı bageti paylaştığım baterist arkadaşım ozan oldu. kimselere bahsetmemişti ondan, gözünden bile sakınıyordu. asker arkadaşlığına yakışır bir duruş sergiliyordu doğrusu. helaldi ona, öpülürdü ki o, okşanırdı.
askerliğin bitmiş olmasından mütevellit bünyeye sirayet eden rehavet ile yanıma can simidi almadan daldığım sınırsız mastürbasyon denizinde kulaç attığım, tam ucundayken ayak parmaklarıma hakim olamamamdan ötürü kramplardan kramp beğendiğim bol güneşli bir istanbul sabahında öttü telefonumun mesaj borusu. o da ne? "aşkım saat 2'de, kadıköy iskelesinde buluşalım mı?” diyen bir mesaj. yemin ederim beynimden vurulmuşa döndüm. baterist arkadaşım ozan bana; aşkımlı, gülücüklü saçma sapan bir mesaj yollamıştı. bu çocuğun şaka anlayışı bazen beni gerçekten ürkütüyor. kelamı uzun etmenin bir manası yok ey cemaat'i marksizm. anlaşılan o ki; “ozan reis - boyozgül - biyikli” üçlü zirvesi bugünün öğle namazını müteakip gerçekleşecek. ozan'ın aylarca ballandıra ballandıra anlattığı, nur cemalini sadece buram buram fotoshop kokan numunelik bir fotoğraftan görme şerefine nail olduğum o melez izmirli yavruyla ilk kez buluşacağım. çok ama çokey canlıyım. sakallar hafiften kırpıldı, bıyıklar ön planda, etek ve koltuk altları parlatıldı, gusül, burnun direklerini dinamitlercesine su çekilerek layik-i vechile alındı. yola koyulma vakti. durakta buluşuyoruz ozanla. liseden arkadaşı acar muhasebeci boyozgül'e götürecek beni.
iskeleye vardık. büfeden tost almaya gidiyoruz ozan reisle. o esnada kara kalem simit figürünün ortasında “my love izmir” yazılı bir tişörtle bir afet beliriyor karşımda. ozan dürtüyor beni. boyozgül bu galiba. ağzım iman tahtama değdi değecek. yerlerden topluyorum. çarpıldım. hekekekelemeye başladım bilahare. orta hakeme duygusal hisler besleyip açılamayan, sırf onunla gözgöze gelebilmek için yerli yersiz ofsayt bayrağı kaldıran, “mecnun bayrak hakemi” misali daldım masmavi gözlerine. yanımıza doğru yaklaştı. ozanla merhabalaştı evvela. ardından bana uzattı poğaça gibi yumuşacık ve bembeyaz ellerini. mahvoldum. gözlerine bittim. mutlak bir inançla tavana bakıp rutubet kurutacak kadar derin ve tesirli bakıyordu. ölçülü meme dekoltesi laik rejimin teminatı, samim saka - mirkelam karışımı sivri favorileri inkılapçı ve özgürlükçü bir ruha sahip olduğunun emaresi, yarısı yenmiş, yarısından pembe simli ojeleri akmış, enlemesine uzun tırnakları; kendisiyle sadece resim değil çerçeve arayanların münasebet kurabileceğinin göstergesiydi. en sevdiği şarkının çelik erişçi'nin 98 çıkışlı yaman sevda albümünün b1 şarkısı olduğu ise her halinden belliydi. her tavrı, her mimiği, üzerindeki tüm aksesuarlar, ülkemiz üzerinde kirli oyunlar oynayan şer odaklarına verilen erdemli ve nev'i şahsına münhasır birer gözdağıydı .bu arada ozan ufak ufak uzar gibiydi. yalnız bırakmalıydı acemi aşıkları.
şadan kalkavan, selim soydan, ali şen gibi kalburüstü isimlerin müdavimi olduğu çok lüks ve pahalı bir restorana götürdüm boyozgül'ü. balık yiyeceğiz galiba. tuzda lagos sipariş ettik. ozan'ın yanımızdan ayrılmış olmasının yarattığı tedirginlik, her ikimizde de ayan beyan kendini göstermeye başladı. allah kahretsin ki daha bu gergin havayı hazmedemeden gelen balıklar iyiden iyiye asabımı bozdu. dedemin; “sana balık vermeyeceğim, balık tutmayı öğreteceğim.” telkinlerine lanet okumakla meşgulüm. ah be dede bana balık yemeyi öğretecektin sen. çok yanlış oldu bu be dede. bak elim ayağım birbirine girdi. çatal bıçakla mı yiyeceğiz şu meredi, al işte aydemir akbaş'ın ibrahim tatlıses'li efsane filmi gülüm benimdeki efsane repliği de geldi aklıma. elle mi yesem acaba ya? neyse ki boyozgül homini gırtlağa başladı. ona bakıp bakıp kotaracağız bu işi. kıvrandığımın da farkında. o esnada bana atilla taş'ın ham çökelek klibinde oynayan mavi gözlü tombik kızın kendisi olduğunu söyledi. allaaaah forvet bu pası kaçırır mı? demek çocukluğa iniyoruz he? en sevdiğim ünite bu. hayat bilgisine giriş bir nevi. bir nevi dedim ya içimden. aklıma hemen turgut özal geldi. onunla; turgut özal'ın ölümü sebebiyle tribünden izleyeceğim ilk maç olan bursaspor beşiktaş maçının iptal edilmesiyle girdiğim bunalımı, annemin sütyenlerini giyip baş parmağımı ısırarak ayna karşısında kendime attığım işveli pozları, yere serdiğim boy aynasının üzerine çırılçıpak vaziyette çömelip, derin derin kaba etimi ve karanlık tünelimi seyre daldığımı, babamın yere değen uzun kuşaklı siyah bornozunu miroğlu pardesüsü niyetine kullanıp, yılan desenli jiletli yüzüğümle mahalledeki gençlere korku salmak gibi türlü anılarımı paylaşıyorum. birbirimize birbirimizden bahsetmekle geçiyor bu buluşmamız. gerçekten de çok verimli bir birliktelik oldu. dillere destan bir aşkın sağ ayakla atılmış ilk adımı. ibrahim erkal güftelerinin bile hasetinden çatlayacağı efsanevi bir ilişkinin askerde çıkan ilk kıvılcımı ateşlendi. vasati 40 çöp.
  1. ayın sonunda yılık iznini kullanmak üzere izmir'e ailesinin yanına gitti boyozgül. ailesine dumanlı ilişkimizden bahsetti ve beni ailesiyle tanışmam için izmir'e davet etti. davete icabet etmek siyah bornozlu asabi günlerimden kalma, asla terk etmeyeceğim bir racondur. otobüsten inmemle neye uğradığımı şaşırdığımın farkına varmam bir oldu. etrafımı saran boyozcu, gevrekçi, çiğdemci tayfa bir yandan bu muhtelif gıdaları şahsıma kakalamaya çalışmakla, diğer yandan mevzu bahis gıda ürünlerinin tarihsel süreç içindeki gelişimlerini, izmir'in sosyoekonomik yapısına, ülke içindeki iç huzur ve barışa yaptıkları olumlu katkıları ellerindeki kağıtlardan okumakla meşguller. o an kendimi; olur olmaz pozisyonlarda erekte olan penisi yüzünden sürekli ofsayta düşerek sezon boyunca taraftara saç baş yolduran, büyük umutlarla transfer edilip, yurda ayak bastığında coşkulu bir taraftar topluluğu tarafından karşılanan, balon bir siyahi forvet gibi hissettim. hepsi başıma üşüşmüş. ama yook. çiğdem, gevrek, boyoz gibi manevi değerler üzerinden prim yapıp rant sağlayacak çapulculara pabuç bırakacak göz yok bende. ama yine de, “sadaka ömrü uzatır” ilkesini şiar edinmiş itikatlı bir türk genci olmam hasebiyle heyecanlı gençlerin ellerine 3-5 kuruş sıkıştırarak, polat alemdarvari kıvrak bir hamleyle ateşli kalabalığın arasından kurtuldum. simit mimit de almadım. almam. hah boyozgül de orda.
submitted by voghbum to KGBTR [link] [comments]


2020.07.25 11:15 Asusnur GRRM - 2001 Söyleşileri - 4

Bu çeviri @
7 Haziran 2020
Üstad Aemon hisar ve Gece gözcüleri için ayrı ayrı yemin etti. Diğerleri için de geçerli bir durum.
Dorne kadınları savaşır mı? Bazıları, evet. Örneğin KumYılanları. Ama bu bir kural değil. Nymeria bir savaş lideriydi ama bir savaşçı değildi - yani bir askerden çok bir komutandı.-
Yoksa Dorn’un“eşitliği” sadece en büyük oğul yerine en büyük çocuğun mirasçı olmasından ibaret mi? Bu en büyük olanı; ancak gelenekleri farklı, kadınlara başka şekillerde de daha fazla hak veriyorlar. Dorne’nin eşitlikçi bir toplum olmadığını söylemek… Ne münasebet?
Westerling’lerin Robb’a karşı komploya katılımları hakkında bir şeyler duydum. Sadece Tywin Lannister tarafından affedilmeleri değil, Jeyne’nin amcasına Castamere’in verildiği, Jeyne’nin annesinin Robb’a karşı komplo kuran Lannisterlar Boltonlar ve Freyler ile el ele tutuştukları oldukça açık. Her sabah Jeyne’nin hamile kalma şansı olmadığından emin olmak istediği için bir şeyler koyuyordu. Göreceğiz. Ama bence “Batılılar” hakkında genelleme yapmak bir hatadır, tıpkı “Lannisterlar” hakkında genelleme yapmak gibi. Aynı ailenin üyeleri çok farklı karakterlere, arzulara ve dünyaya bakış yollarına sahiptir … ve ailelerde de sırlar vardır.
Stannis ile anlaşmaya varmak “diz çökmüş” olarak kabul edilir mi? Evet.
Yabanıllar, Gece nöbeti’nden nefret ettikleri gibi kuzeyden de nefret ediyor mu? Hayır.
ACOK’taki Ser Aenys Frey’e göre, “Kale o kadar büyük ki onu elinde tutmak için bir ordu gerekiyor”. Yanılmış mıydı? Yanlış değil, belki de durumu abartıyoruz. Yine de, kale duvarları, gerçek dünya kuşatmalarındaki gerçek ortaçağ kalelerinden çok daha büyük bir garnizon gerektirecek kadar genişti.
BTW, sanırım ADWD (ve sonraki kitaplar?) İçin POV’ları değiştirme fikriniz çok ilginçti. Sanırım yeni eklemeleri değil AGOT’ta başlayan eski POV’ları kastediyorsunuz. Bu sadece bir kavramdı. Tam olarak ne demek istediğime karar veremedim.
Bu soru biraz kişisel. En sevdiğim teorimi çürüttüğü için soruyorum. Tywin, Edmure onu Red Fork’ta durdurduğunda gerçekten de Robb’un tuzağına yürüyor muydu? Onlara güveniyor muydu? Harrenhal son derece güçlü bir kaledir ve üç yüz kişilik bir garnizon ortaçağda oldukça büyüktür. Tywin, muhtemelen Roose Bolton’un kaleyi kuşatacağını düşündü. En az yarım yıl kaleyi elde tutabileceklerdi. Burada en büyük etken Hoat’ın değişen tarafıydı.
Bran’in AGOT’taki Arya ve Sansa ile ilgili görüsünü yazar okuyucunun yorumuna bıraktı.
Jack Vance, Robin Hobb, Guy Gavriel Kay Grrm’in beğendiği bazı kitapların yazarları. (Bakın belki (ç)alıntı yapmıştır. 😅)
Şahsen Robb Stark’ın kendi mezarını kazdığını düşünüyorum ve çok fazla gözyaşı dökmedim.- Eddard ile aynı şekilde- neden bu kadar sert olması gerekiyordu? Eğer başka türlü olsaydı, o adam o olmazdı. Tarih benzer hatalar yapan insanlarla doludur.
Kardeşim seriden pek haz etmiyor. İyilerin hep öldüğünü ve kötülerin kazandığını söylüyor. Ygritte’nin öldüğüne dikkat çekiyor. Ve Yaşlı Ayı (Jon Snow’un Mormont’un ölümü olmadan gece nöbetçilerinin Lordu olamayacağını söylediğimde kardeşim beni görmezden geliyor, lakin bu olmalıydı). Ve Soğan Şövalyesinin oğulları. Soğan Şövalyesinin hayatta kalan üç oğlu var.
Okuyucularınızın çoğu cesur gerçekçiliği ve bu seride her zaman her şeyin olabileceğini takdir ediyor mu? Bazıları… Bazıları bilmiyor… Beni okuyanlar… Onları eğlendirmek için başka kitaplar bulamayanlar…
Ek, Galbart Glover dul ve çocuksuz mu? Emin olmak için notlarıma bakmalıyım, ama Galbart’ın dul ve çocuksuz olduğuna inanıyorum. Bu durum devam ederken kardeşinin oğlunu varis olarak atamış olabilir.
Martin, tahtın Lannisterlara olan borçlarına dikkat çeken bir okuyucuya; Önemli olanın İnanç ve Demir Banka’ya olan borçlar olduğunu söyledi.
Okçular (veya atlı okçular), piyade ve süvari göreli bileşimi nedir? Piyade, süvarileri hatırı sayılır bir farkla geride bıraktı, ancak çoğunlukla feodal güçler ve köylü milisler hakkında konuşuyoruz, az disiplin ve daha az eğitimle. Her ne kadar bazı Lord’lar diğerlerinden daha iyisini yetiştirse de… Tywin Lannister’ın piyadeleri çok iyi ve disiplinliydi Lannisport’un Şehir Saati de iyi eğitilmişti … Oldtown ve King’s Landing’deki meslektaşlarından çok daha iyi.
Dany’nin Westeros’u fethetmek için planladığı işgal, askeri açıdan çok ilginç görünüyor. ASOIAF’ta tarihsel savaşlardan veya seferlerden sonra model savaşları, taktikleri veya seferleri mi değiştiriyorsunuz yoksa farklı savaşlardan / seferlerden fikirleri mi karıştırıyorsunuz?* Ben ilerlerken telafi ederim. Tarihten gelen gerçek savaşları karıştırın ve eşleştirin, ancak belirli bir miktar hayal gücü ve değişiklikler ekleyin
Hannibal, Sezar, Napolyon, Scipio Africanus veya Büyük İskender’in seferlerini incelediniz mi? Bir dereceye kadar, evet. Hiçbir şekilde kendime uzman demem, ama tüm biyografileri okudum, çok sayıda Osprey kitabım var ve Keegan ve Norman Dixon ve Fletcher Pratt’ı okudum.
Dany, daha fazla süvari ve okçu ekleyerek paralı askerlerinin ve Lekesizlerin ‘ordusunu’ güçlendirmeye devam edecek mi? Resmi olarak yayınlanan e-postalarınızdan birinde daha büyük bir asker grubunun ADWD’de görüneceğini okudum. Bu grup Dany ile mi ilgili? (Sanırım bu potansiyel bir spoiler sorusu, bu yüzden bu soruyu cevaplamak istemeyebileceğinizi anlıyorum.) Beklemeli ve görmelisin.
Rus hayranları grubumuz adına sizi selamlamak ve harika kitaplarınız için içtenlikle teşekkür etmek istiyorum. Ortaçağ tarihinin ve irfanın büyük bir hayranı olarak kişisel olarak da teşekkür ederim - Ortaçağ dünyasının bu kadar güzel ve canlı görüntüsünü edebiyatta görmek çok nadir bir şey. Tekrar teşekkürler:). Rica ederim. Nazik sözler için teşekkürler. Kitapları İngilizce mi Rusça mı okuyorsunuz? Her iki durumda da, onları sevdiğinize sevindim. Ama ayrıca size birkaç soru sormak istiyorum - elbette, çok fazla zamanınızı almaz ise… Bu soruların ilkini ve ana kısmını bir süredir tartışıyoruz lakin kendimiz net bir cevap veremedik. Kuzeydeki tarım meselesi. Şu ana kadar kitaplarda gördüğümüz kadarıyla, yazın bile kar Kuzey’deki toprakların çoğunu kaplıyor gibi görünüyor ve kesinlikle kışın hepsini kapsıyor, değil mi? Ben yaz aylarında kar “toprakların çoğunu kapsar” demezdim. Ara sıra yazın kar yağması yerine… Kuzey, yaz aylarında bile gerçekten ısınmaz, ancak her zaman buzlu değil ve sürekli kar da yağmaz. Kış, farklı bir masal.
Ama orada bir sürü insan yaşıyor. Ne yiyorlar? Çok fazla yiyecek saklanır. Füme, tuzlanmış, tahıl ambarlarında paketlenmiş vb. Kıyıdaki nüfusun yiyecekleri büyük ölçüde balıktır, iç kısımlarda bile nehirlerde ve Uzun Göl’de buz balıkçılığı vardır. Ve bazı büyük lordlar kendi kalelerinin yiyeceğini sağlamak için seraları denetlemeye ve korumaya çalışırlar … Winterfell’in “cam bahçeleri” gibi… Ama kısa cevap … eğer kış çok uzun sürerse, yemek biter … ve sonra insanlar güneye gider ya da aç kalır …
Karsız, tarıma elverişli alanlar var mı, yoksa “daha ​​büyük mevsimler” içinde önemli sıcaklık değişiklikleri var mı? Bir hasadı büyütmek için en az birkaç ay ılık sıcaklık (15-20 santigrat derece) gerekir. Kuzeyde mevcut mu? Ara sıra. Mevsimlerin rastgele doğası göz önüne alındığında güvenilebilecek bir şey değildir, ancak sahte ilkbaharlar ve uzun yazlar vardır. Üstadlar, ne zaman ekilecekleri, ne zaman hasat edileceği ve ne kadar yiyecek depolanacağı konusunda tavsiyelerde bulunmak için sıcaklığı yakından izlemeye çalışırlar.
Ve bir kış geldiğinde ne olur - beş, altı yıl uzunluğunda? Kıtlık olur. Kuzey acımasız.
Şüphesiz, sadece Güney’den tahıl ithalatı Kuzey’in ihtiyaçlarını karşılayamaz. Ve bu arada, kış aylarında Güney’de kar yağıyor mu? Evet, bazen, bazı yerlerde. Ay Dağları oldukça fazla kar alır, Vadi ve nehir arazileri batısı daha da az… King’s Landing’e nadiren kar yağar, Fırtına toprakları ve Menzil’e de nadiren, Oldtown ve Dorne’na neredeyse hiç kar yağmaz.
Dany’in köleleri kurtarmaya çalışmasını çok saçma, mantıksız ve boşa çaba olduğunu düşünen okuyucuya Martin; Dany’in küçük, deneyimsiz ve iyi niyetli olduğunu ve bu hamlelerin gelişiminde etkili olacağını söyledi.
Yüzsüz doğulur mu olunur mu? Yani; reflekslerin, dengenin, birini öldürme yeteneğinin üstünde yetenekli bir suikastçının beklediği fiziksel ve zihinsel niteliklere sahip olmaları gerekiyor mu? Gerekli becerilere sahip olan herkes Faceless Man olabilir mi, yoksa ailelerden çocuklara geçen bir miras mı? Kesinlikle miras değil.
Yüzsüzler ne zamandır varlığını sürdürüyor? Binlerce yıl… Braavos’un kendisinden daha uzun.
Rhaegar, Ser Barristan ve Sör Jorah Mormont tarafından melankolik, asil ve şerefli olarak tanımlanır. Bu adam bana, özellikle de Harrenhal’daki turnuva gibi halka açık bir etkinlikte, karısını aldatan türden bir adam gibi görünmüyor. Öyleyse neden güzellik kraliçesi olarak Lyanna’yı seçti? İyi soru.
Bu arada, umarım Jon Snow ASOIAF’ın Frodo’su değildir. Jon benim en sevdiğim karakter ve onun Frodo gibi olmasını istemezdim, hastalığından ve hastalığından dolayı yaralanmış… Jon, Frodo’dan daha uzundur.
submitted by Asusnur to asoiaf_tr [link] [comments]


2020.03.21 17:05 VirreyDeColombia Temel ve bush fıkrası

temel ve dursun amerikanın ırak'a savaş açmasını hazmedemeyip amerika'ya savaş açmaya karar vermişler. ne yapıp edip bush'un telefonuna ulaşmışlar..ve arayıp konuşmaya başlamışlar. temel:sayın puşş siz irak'a savaş açtinuz biz de size açayruz... bush:siz kimsiniz hangi ülkesiniz.. temel:piz rizeliyuz bush: peki asker sayınız kaç? temel:ben ve arkadaşım tursun toplam içi bush:silah sayınız kaçtır ? temel:benım dededen kalma çakıralmaz,tursun'un da bi tekkırma tüfek.. bush:buna karşılık bizim 20.000 askerımiz,5.000 uçaksavarımız,3000 gemimiz var. temel:ben sizi tekrar arayacağum..
amerikalılar oturmuşlar aramışlar taramışlar sonunda rize yi bulmuşlar,bakmışlar ufak bir yer şok olmuşlar. temel tekrar aramış.. temel:sayın puşş biz size savaş açayruz. bush:asker sayınız? temel:pen,tursun ve kahveden birkaç arkadaş toplam 5 çişiyuz bush: peki silah sayınız? temel:benim çakıralmaz,tursun'un tekkırma,kahvedeki arkadaşlardan pirunun çakısı, bide biçerdöver bush:buna karşilık bizim asker sayımız 50.000 e ulaştı,10.000 uçaksavarımız ve 7.000 gemimiz oldu. temel:biz sizi tekrar arayacağuz...
bir müddet sonra temel tekrar arar temel:biz savaştan vaz geçtuk bush:neden? temel:o kadar savaş esirunu barındıracak yerumuz yok..
submitted by VirreyDeColombia to Espriler [link] [comments]


2020.03.17 19:39 kolpaci KİN DOLUYUM!

Normalde sinirli sayılabilecek bir insanım ama hayat şartları beni böyle yapan. Muhabbetim iyidir, genelde sakin olmaya ve olgun düşünmeye çalışırım. Eskiden trafikte falan çok tartışır, kavga ederdim. Askerliğimi cezaevinde yapınca hayatım boyunca buraya düşmemek için hiçbir aptallık yapmamam gerekiyor diye düşünmüştüm. O gün bugündür hapishanelerden çok korkarım. O yüzden de uslu bir adamım. Hatta hapishane fobisi ben de o kadar fazlalaştı ki trafik polisi bile çevirdiği zaman vücudum zangır zangır titremeye başlıyor. Aslında tüm bunların yanında korkusuzum. Bir kavgaya girmek istesem, 3 kişi 5 kişi hiç farketmez alayını götünden sikerim. Çoğu zaman da karşıdakine tüm gücümü uygulamam. Çünkü sağlam bir adamım. Suratına okkalı oturttuğum bir adamın sakat kalma ya da ölme ihtimali çok yüksek. Ama dedim ya, hapishane fobim var o yüzden bunların hiçbirini yapmıyorum. Askere gitmeden önce yapıyordum.
Ama şu hayvanlara zarar veren insanları görünce birden gözüm kararıyor, çok kötü oluyorum. Sadizmden ve sadistlikten nefret etmem rağmen aklımdan geçen düşünceleri bir bilseniz bu kadar da olmaz dersiniz. Bir kelebek, kedi ya da köpek hiç farketmez. Kendinden güçsüzlere karşı durduk yere şiddet kullanan insanlara aşırı kin doluyum. Onları ağaca bağlayıp vücutlarına kalın kalın çiviler çakarak, ya da matkapla her yerlerini delik deşik ederek öldürebilirim. Hayvanlara zarar veren birilerini gördüğüm zaman ortalığın anasını sikesim geliyor. Bir gün birini sırf bu yüzden delik deşik edeceğim diye çok korkuyorum kendimden.
Bir gün 15 yaşlarında bir çocuğun bir kediye torpil attığını gördüm. Balkonda sigara içiyordum. Kendime geldiğimde çocuğun yanındaydım ve kemerimin arasında bir bıçak vardı. Bıçağı nasıl aldım çocuğun yanına ne zaman gittim farkında bile değilim. Son anda kendime gelip sinirli bir ses tonuyla çocuğa bağırdım. Eve geldiğimde kendimi aynada tanıyamadım. Gözlerim kan çanağı olmuştu.
Hiçbir zaman sizden daha güçsüz birine durup dururken zarar vermeyin.
submitted by kolpaci to KGBTR [link] [comments]


2019.11.23 17:48 Ghettoiman Tüccar Ragfim'in Günlüğü Bölüm 1

Tüccar Ragfim'in Günlüğü Bölüm 1
"Not-Benim gerçek nick'im Frostbite aslında Redditim çok eski olduğundan dolayı bu haldeyim :D"

Sevgili Günlük,ya da hesapları tuttuğum eski ve artık deri kaplaması aşınmış defterim.
Sevgili dostum Hareh bana günlük tutmam gerektiğini söyledi.Sanki hiçbir işim yokmuş gibi.
Bu hafta gerçekten yoğun geçti.
Pagret ne zaman sakin ki,bunları söyleyerek kendimi kandırıyorum,o kadar.
Sabah yine o lanet yılan tüccarı Pahhr'ın sesine uyandım.
Bir gün onun suratına o pis "Ölüm Getiren Kargaresh Yılanı"'na
kimsenin ilgi duymadığını ve umursamadığını bağıracağım.


Kalktım kendime güzel bir kahvaltı hazırladım.
Galiba menü de çöl yılanı ve biraz "Gruntarr"dan getirdiğim buğday dan ekmek vardı.
Mavi Kandura mı giydim.Sivri uçlu deri ayakkabılarımı ve o çok sevdiğim gerçek kadife olan ten rengi sarığımı da aldım.
Pagret Altıncı Deri Pazarı

Evden çıktım,sokaklarda yine o hain maymunlar geziyordu.
Eğer Pagret'e gelecekseniz diye söylüyorum,bu maymunlardan uzak durun.
Siz farketmeden altınız da ki kıyafeti bile çalar bu hayvanlar!
Büyük pazarı es geçtim bu sefer.O büyük surların dibinden ilerleyip şehir geçitine geldim.
Orada tanıdığım bir güvenlik var,beni hiç sevmez.Nedeni ise amcam olan Hane'yi şu Fakir Kral'ın öldürdüğünü anlatmam.
Bana inanmıyor,oysa gerçekten öyle oldu!
Ah aklıma geldi yine.
Zavallı amca Hane,ne istediniz ki bir hancı dan!
Şehir çıkışında beni 7 adet deve ve bir adet yük ayısı bekliyordu.
Evet şaşırtıcı değil mi!Koşar adımlarla gittim ve hesap sordum Hareh'e.
"Bu lanet ayı nın burada ne işi var Hareh!"
Ayılar Pagret gibi çetin bir iklim ve sıcağa sahip yerler de pek yaşamazlar.
Bana dedi ki;
"Bu işte çok para var Ragfim,Saggard'lı bir arkadaş ödünç verdi,hem geri vereceğiz!"
Annemin dediklerini hatırladım.Sakin ve sabırlı bir insan olmak erdemliktir.

Ben Ve Devemin Resimi.Fever'li Bir Dostumun Yaptırdığı Tablo
Rutin işlerimi halletmem gerek şimdi,belki bunu okursunuz ve size ne kadar ilgi çekici gelir bilemem;
Helgen neredeyse ticaret şehiri lakabını aldı Pagret'ten!
İşler onlar ve dostları Vergan için iyiye gidiyor.
Bu yüzden kuzeye yani Helgen'e biraz kadife ve kurutulmuş biber,patlıcan ve Anzahar Yemişi götürüyoruz.
Bazen Yılan Tükürüğü de götürdüğümüz de oluyor.
Pagretliler çok akıllıdır (öhöm).Anzahar dan yemişi alır,kurutur sonra da daha pahalıya satarız.
Öyle daha lezzetliymiş,hiç tatma fırsatım olmadı kuru olmayanını.

Büyük Savaş Öncesinden Kalma Bir Harita

Yola çıkacağım şimdi,hatta çıktım sayılır.
Ah karşı da galiba Deve Lordu ve kafilesi var,onlarla uğraşmam gerek.

Şimdilik görüşürüz!

-Tüccar Dostunuz Ragfim





(Seriye yeni başlamış arkadaşlar da yararlansın :D)
Bu Bölümün Ehven Sözlüğü;
Gruntarr:Kalbedur'da kuzey doğu da bulunan yerleşim yeri.
Pagret:Kalbedur'un güney doğusunda bulunan yerleşim yeri.
Hane:Ehvenişers 1.sezonun da 8. bölümde Theodred ve dostları tarafından öldürülen hancı.
Fakir Kral:Theodred Sylvergan'ın lakabı.(Redoran tarafından verilmiştir
Saggard:Relendel adasının güneyinde bulunan yerleşim yeri.
Vergan:Berez'in kuzeyinde ki yerleşim yeri.
Helgen:Kalbedur'un batısında Pagret'in kuzeyinde bulunan yerleşim yeri.
Yılan Tükürüğü:Ehvenişers 1. sezon 8.bölümde görebileceğiniz Pagrette satışta olan bir içki,içecek türü.
Deve Lordu:1.sezon 8.bölümde görebileceğiniz bir sürü deve ve asker'e sahip,mafya benzeri bir çete ye sahip olan kişi.
-Not
"Hareh Pahhr ve Ragfim karakterleri benim yarattığım karakterlerdir seriyle alakası yoktur.
Onun dışında Anzahar Yemişi ve Ölüm Getiren Kargaresh Yılanı da benim uydurduğum şeylerdir."
submitted by Ghettoiman to ehvenisers [link] [comments]


2019.11.03 22:03 MertHr Tuna nehri akmam diyor

Ruslar 24 Nisan 1877’de Osmanlı devletine harp ilan etmişlerdi. Romanya, Bulgaristan, Sırbistan ve Karadağ da Rusların yanında yer almışlardı. Osman Paşa o zaman Vidin müstahkem mevki kumandanı idi. 7 Temmuz’da Sırp kuvvetlerini bozgu na uğratarak büyük bir ün yapmıştı. Rusların büyük bir ordu ile Tuna istikametine gelmekte olduğu haberi alınınca, Plevne’ye gönderildi. 20 Temmuz günü, burasını kuşatan Rus öncü kuvvetlerini dağıttı. Fakat 10 gün sonra asıl Rus birlikleri kalabalık bir şekilde gelerek Plevne yakınlarında karargah kurdular. 40.000 asker ve 172 ağır topu bulunan bu düşman ordusuna, gece yarısı ani bir baskın yapan Osman Paşa, birkaç saat içinde bu kalabalık Rus ordusunu perişan ederek geri çekilmeye mecbur etti. Ertesi gün kaleden çıkan Osman Paşa Lofça önlerinde kalabalık bir Rus birliğini daha mağlup etti. 7 Eylül günü Ruslar, tekrar Plevne önlerine geldiler. 10 gün süren bu kuşatma, daha şiddetli muharebelere sahne oldu. Osman Paşa sık sık kaleden çıkış hareketleri yaparak Rus birliklerine ani baskınlar yapıyor ve ağır kayıplar verdiriyor du. Nihayet 17 Eylül günü Ruslar yine geri çekilmek zorunda kaldılar. Bu tarihlerde Osmanlı tahtına, Sultan II. Abdülhamid henüz yeni çıkmıştı. Bir ferman göndererek Osman Paşa’ya Gazi ünvanı verdi ve rütbesini Mareşalliğe yükseltti. Tarihe geçen Plevne müdafaası bundan sonra başlıyor. 25 Ekim 1877’de Ruslar, Grandük Nikola kumandasında gayet kalabalık bir orduyla tekrar Plevne’yi kuşattılar. Öyle ki, 170 tabur, 152 süvari bölüğü, 571 ağır topları bulunuyordu. Şehri savunacak kuvvetler o kadar az di ki, mukayese bile edilemezdi. 3 aydan fazla süren muhasaralar ve aralıksız devam eden muharebeler yüzünden şehirde yiyecek kalma mış, cephane tükenmişti. Yardım gelebilecek yollar, aylardır Rus kontrolü altındaydı. Grandük Nikola Gazi Osman Paşa’ya bir ültimatom gönderdi:ne mani olmak üzere:“Mareşal hazretleri, zât-ı devletinize aşağıdaki hususları bildirmekle şeref kazanırım:Gorna Dubnik ve Teliş’teki Türk kıt’aları esir edilmişlerdir. Rus orduları da Osikovo ve Vratça mevzilerini ele geçirmişlerdir. Plevne, Çarlık muhafızları ve topçulardan mürekkep bir kolordu ile takviye edilmiş olan Batı Kolordusu tarafından kuşatılmıştır. Bundan böyle hiçbir iaşe kolunun gelmesi beklenemez.İnsaniyet namına ve mes’ûliyeti zât-ı âlînize râci olacak fazla kan dökülmesine mani olmak üzere sizi, bütün mukavemetleri kesmeye ve tayin edeceğimiz bir yerde teslim şartlarını görüşmeye davet ederim.Mareşal hazretleri, yüksek saygılarımı kabul buyurunuz.”Grandük Nikola’nın yazdıkları gerçeğe uygundu. Fakat Osman Paşa, arkadaş larının fedakarlığına müracaat etti. Teslim olmayacaklardı. Hemen cevap gönderildi:“Kumandam altında bulunan Türk ordusu, cesaret, şecaat ve enerjilerini isbat etmekten iç bir zaman geri kalmamışlardır. Bugüne kadar yapılan bütün savaşlarda muzaffer olmuşlardır. Bu sebeple majeste Çar, kendi muhafız kuvvetleri ile topçuları nı, imdat kuvveti olarak buraya getirmek lüzumunu duymuşlardır. Gorna Dubnik ve Teliş mağlubiyetleri, buralarda bulunan kıt’aların teslim olmaları, muhabere ve muva sala yollarının kesilmesi, büyük yolların işgal olunması, ordumu teslim etmem için kafi sebep değildir. Bu suretle, askerimin şevkinden iç bir şey eksilmemiştir. Ve bunlar. Türk askeri şerefini muhafaza etmek için yapmaları lazım gelen her şeyi henüz yapmış değildirler. Bu güne kadar vatanımız uğrunda seve seve kan döktük. Teslim olmaktansa, buna devam edeceğiz. Dökülen kanların mes’uliyetine gelince, bu dünyada da, öteki dünyada da bu harbe sebep olanların üzerinedir.”Gazi Osman Paşa, bütün mahrumiyetler içinde iki ay daha savaştı. 8 Aralık’ta bütün hakikatler, artık teslim olmaktan başka çare kalmadığını açıkça ihtar ediyordu. Fakat Osman Paşa, talihini bir defa daha deneyecek, muhasarayı yarıp çıkacaktı. -Böyle bir teşebbüsün muvaffak olacağı hakkında kimse kendisini aldatamaz. Fakat bana öyle geliyor ki, vatanımızın şerefi ve ordumuzun şöhreti, bizim böyle son ve yüksek bir teşebbüse girişmemizi vacib kılar” Diyordu. Talihi yaver olmadı. 16 Aralık 1877 günü, elinde kalan son kuvvetlerle kaleden dışarı çıktı ve düşman kuşat ma hatlarına saldırdı. Bunlardan bir kısmını parçalayıp geçebildi ise de, kesin bir netice alamadı. Birinci Tümenin başında döğüşürken ağır bir şekilde yaralandı. Bu durum bütün birliklerde hemen paniğe yol açtı. Osman Paşa Plevne ordusunun her şeyi idi. Tümen ve Tugay kumandanlarının ricası ile, düşmandan teslim şartlarını sormak zorunda kaldı. Savaşa son verilmesi emrini, ağlaya ağlaya verdi. Plevne dolaylarında ufak bir kulübede, daima şan ve şeref içinde taşıdığı kılıcını, vazifesini hakkıyla yapmış insanların duyduğu huzur içinde, general Ganeçki’ye teslim edecekti. -Ne yapalım, kaderde bu da yazılıymış. Kimse bizim namus askerimizi yerine getirmediğimizi iddia edemez. Allah şahittir ki, biz vazifemizi yaptık.Dedi. Kulübede diğer paşalarla, paşanın doktoru, Albay Hasip Bey de vardı. Kurmay başkanı Tahir Paşa bu manzara karşısında gözyaşlarının tutamadı. Osman Paşa, arkadaşının yüzüne sevgi ve minnetle baktı ve-Alın yazısını kimse değiştiremez, dediSonra aralı bir aslan gibi, gözlerini düşman generaline çevirdi. Doktor Hasip Bey’in kolunu tutarak hafifçe doğruldu.-Buyur generalim, diyerek kılıcını uzattı.Hayret! Rus generali Ganeçki, ellerini yüzüne kapamıştı-Ben, bu kılıcı alamam!Diye geri geri çekiliyordu. Onun da gözleri yaşlıydı. Hayatında ilk defa böyle büyük bir kahramanla karşılaşıyordu. Mücadele müsavi şartlar altında geçmemişti. Bire karşı ona hücum etmişler, her defasında yenilmişlerdi. Gazi Osman Paşa vazifesini yapmış, dünya askerlik tarihine şan ve şerefle dolu bir destan hediye etmişti. Böyle bir kumandanın kılıcı nasıl alınırdı? Osman Paşa, bir araba ile Plevne’ye götürüldü. Yolda, başkumandan Grandük Nikola ile Romanya prensi Karol tarafından karşılandı. Grandük elini Osman Paşa’ya uzattı:-Siz ne büyük askersiniz Mareşalim, dedi.Prens Karol de büyük bir saygı ile eğildi. Paşa’nın elini sıkmak istedi, fakat Osman Paşa vermedi.-Ben, koskoca bir imparatorluğun müşiriyim, bir âsiye elimi sıktırmam, dedi.O tarihe Romanya Osmanlı devletine bağlı bir eyaletti. Bu savaşta da Romanya halkı Rusların yanında yer almışlardı. Plevne’ye gelirken düşman askerleri yollarda sıralanmışlar, bu yaralı aslanı alkışlıyorlardı. Gazi Osman Paşa, ertesi gün Plevne’ye gelen Rus Çarı I. Alexandr’ın huzuruna çıkarıldı. O da bu kahramanın kılıcını almak cesaretinde bulunamadı. -Mareşalim, dedi, sizi candan tebrik ederim. Müdafaanız, askerlik tarihinin en güzel hadiselerinden biri olmuştur. Sizin gibi bir kumandanın kılıcı alınmaz. Onu kendi memleketinizdeymiş gibi şerefle taşıyabilirsiniz.Bir müddet sonra Gazi Osman Paşa, Harkov’a götürüldü. Orada 34 ay kadar esir kaldıktan sonra İstanbul’a gönderildi ve büyük bir merasimle karşılandı. Sultan II. Abdülhamid Han, onu alnından öperek taltif etti.
submitted by MertHr to kopyamakarna [link] [comments]


2019.01.17 20:00 fragmanlife Ne Munasebet Dizisi Hikayesi ve Oyunculari

Ne Munasebet Dizisi Hikayesi ve Oyunculari Başrollerini ünlü oyuncular Sarp Levendoğlu ve Pelin Akil’in paylaştığı dizi; Birbirlerinden farklı iki insanın, zorunlu iş arkadaşı olmalarıyla başlayan ayakta kalma mücadelelerini ve tabii ki nihayetinde birbirlerine aşık olmalarını, komedi ve aksiyonla harmanlayarak ekrana getiriyor.
Demir (Sarp Levendoğlu), kendine çok güvenli, zeki ve eğlenceli bir zengin çocuğudur. Bununla birlikte özellikle kadınlarla sağlıklı ilişkiler kuramayan, onları anlamaya çalışmayan, sorumluluk nedir pek bilmeyen, gününü gün etmeye çalışan karakterdir. Hukuk fakültesini babasının zoruyla bitirmiştir. Doğayla iç içe bir hayat sürmekte, seyahatler yapıp doğa belgeselleri çekmektedir. Nil (Pelin Akil) ise, adaletin ve gerçeklerin peşinden koşan, idealist bir avukattır. Bununla birlikte kendine güven sorunları vardır ve kadın olarak kendini pek beğenmez. Kötü talih, bu iki zıt karakterin yollarını birleştirir ve her şey de bu anda başlar...!
Yapımcılığını ARC Film/ Fatih Enes Ömeroğlu, yönetmenliğini Çağrı Bayrak’ın üstlendiği dizinin senaryonusu Hakan Haksun, Barış Başar ve Fatih Enes Ömeroğlu kaleme alıyor.
Yaz döneminin en iddialı yapımlarından Ne Münasebet’in oyuncu kadrosunda; Sarp Levendoğlu (Demir), Pelin Akil (Nil), İnan Ulaş Torun (Necmi), Bengi İdil Uras (Çisil), Cihat Tamer (Hakkı), Ayşe Kökçü (Muazzez), Hakan Altıner (Salim), Ayşen Sezerel (Figen), Mert Yavuzcan (Berkant), Pınar Şenol (Fadime), Gizem Güven (Ayça) ve Bahar Akça (Ahu) rol alıyor.
Sarp Levendoğlu Sarp Levendoğlu Kimdir, Kaç Yaşında? 25 Aralık 1981 tarihinde Ankara'da dünyaya gelmiştir. Eğitimini İstanbul'da tamamlamıştır. Küçük yaşlardan itibaren oyunculuğa meraklı olmuştur. Oyunculuk eğitimini İstanbul Kültür Üniversitesi'nde alan Levendoğlu profesyonel olarak mesleğe adım atmıştır. Kamera karşısına ilk kez O Şimdi Asker filminde geçmiştir. Televizyondaki ilk projesiyse Lise Defteri isimli dizi oldu. 2015 yılında Show TV'de yayınlanan Ne Münasebet dizisinde başrol karakter Demir'i canlandırmıştır. Sarp Levendoğlu'nun Oynadığı Diziler Ne Münasebet/Demi2015 Lise Defteri/Mehmet/2003 Çınaraltı/İbrahim/2004 Emret Komutanım/Levent/2005 Zeliha'nın Gözleri/Rehan/2007 Gece Gündüz/Aslan/2008 Kalp Ağrısı/Hasan/2010 Mor MenekşeleAkif/2011 Sakarya Fırat/Altan/2013 Küçük Ağa/Ali/2014 Ölene KadaEnde2017 Sarp Levendoğlu'nun Oynadığı Filmler O Şimdi AskeYunan Aske2002 Emret Komutanım Şah Mat/Levent/2007 Deliormanlı/Savaş/2016
“Ne Münasebet”in yedinci bölümünde; Nil, istifanın ardından eve kapanır ve depresyona girer. Demir’e hem kırgın hem de kızgındır. Berkant, günlerdir evden çıkmayan Nil’i bir film galasına davet eder. Aslında bu davet, Berkant ve Ahu’nun planının bir parçasıdır. Galada iki şarkıcının yaşadığı kıyafet krizi Nil ve Demir’in birbirine rakip iki avukat olmasına yol açar. Muazzez Ahu’nun Demir’e yakınlaşma çabalarından rahatsız olur ve Ahu’ya bir ders vermeye karar verir. Demir, Nil’i özlediğini ve geri dönmesini istediğini söyler. Nil ise büroya dönmemekte kararlıdır. Diğer yandan Nil’in işten ayrılmasına üzülen Hakkı Bey, Nil’i geri döndürebilmek için kendince bir plan yapar. Hakkı Bey’in ilginç planı Nil’in inadını kırabilecek midir?
Yaşanan olaylar sonrasında büroya dönmek istemeyen Nil, Hakkı Bey’in herkesi şok edecek hamlesi karşısında ne diyeceğini bilemez. Diğer yandan Demir kendini Nil’e affettirmek için her yolu dener. Ancak Nil, Demir’e çok kırgındır ve onu affetmemekte kararlıdır. Kendini affettiremeyen Demir, Nil’e büyük bir sürpriz yapacakken yaşanan talihsiz bir olay ikiliyi allak bullak eder. Nil ve Demir kendileri gibi birbirlerine olan güvenleri sarsılan evli bir çiftin arabuluculuk davasını alırlar. Çocuğun kendinden olmadığını iddia eden baba ve eşini aldatmadığını savunan anne… Herkesin kendince haklı göründüğü dava araştırıldıkça giderek ilginç bir hal almaya başlar. Çağrı Bayrak’ın yönettiği dizinin senaryosunu ise Hakan Haksun, Barış Başar ve Fatih Enes Ömeroğlu kaleme alıyor.
“Ne Münasebet”in sekizinci bölümünde; Hakkı’nın planı işe yaramış ve Nil büroya geri dönmüştür. Hakkı’nın mektubuyla Nil’in güveni artmıştır ve artık tam bir yönetici gibi davranmaya başlar. Nil ve Demir, film setindeki hırsızlık olayını araştırırlarken kendilerini bir anda kamera karşısında bulurlar. Nil, hayranı olduğu oyuncuyla aynı sahneyi paylaşmaktan dolayı çok mutludur. Ancak bu hayranlık Nil’in bazı gerçekleri görmesine engel olacaktır. Muazzez’in Nil’i desteklemesine sinir olan Ahu, ana-oğlun arasını açmak için bir plan yapar. Bunun için de Ayça’yı kullanmaya karar verir. Şüphelerinin peşinden giden Ahu, çok büyük bir sırra tanık olacaktır.
fragmantv seslisohbet fragmanlar seslichat
submitted by fragmanlife to u/fragmanlife [link] [comments]


2016.11.14 15:32 IMTheKilla Başkanlık Sistemini Okuyabilmek

Son yıllarda ülkemizde sıkça tartışılan konulardan biri ''başkanlık sistemi'' olagelmişti. Aslında bu sistemin geçmişi 30-40 yıl geriye de götürebilir. 1961 Anayasa'nın yürütmenin gücünü sınırlandırması Demirel'in çabalarıyla 1971'de değiştirilmişti. 1982 Anayasası ise güçlü bir yürütme öngörüyordu. 2010 Referandumu ise Cumhurbaşkanı'nın halk tarafından seçilmesini öngörüyor ve Türkiye, yarı başkanlık modeline iyice yakınlaşıyordu. Bugün ise bir referandumla başkanlık sistemine tam olarak geçiş konuşulmakta. Peki insanların kafasındaki başkanlık sistemi ile hukuktaki başkanlık sistemi aynı mı?
Başkanlık sisteminde öncelikle bilmemiz gereken iki yanlış var: başkanlık sistemi bir diktatörlük değildir, başkanlık sistemi devletin yapısı (rejim) ile alakalı bir durum hiç değildir. Bu yanlışları düzeltecek olursak, başkanlık sistemi de demokratik bir modeldir. Diktatörlüğü öngörmez. Ayrıca sistemin rejimle yani devletin yapısı ile bir alakası yoktur, sistem hükümetin yapısını değiştirmektedir. Devlet ile hükümet farklı kavramlardır.
Dünya üzerinde 59 ülkede başkanlık sistemi uygulanmaktadır. Bu yüksek bir sayıdır. Parlamenter sistemle yönetilen ülke sayısı da 76'dır. Bu iki sistem de hükümetin yapısı ile alakalıdır. Federal, üniter gibi sistemler ise rejimler gibi devletin yapısı ile alakalıdır. Yani başkanlık sisteminin federalizm ya da üniter yapı ile bir alakası yoktur. Biri hükümetin yapısı, diğeri de devletin yapısını oluşturmaktadır. Bilinenin aksine başkanlık sistemi ile yönetilen ülkelerin hepsinde federalizm yoktur. Hatta ilginç bir karşılaştırma yapacak olursak, başkanlık sistemi ile yönetilen ülkelerin (58 ülke) sadece dörtte biri federalizmi de benimserken, parlamenter sistem ile yönetilen ülkelerin (76 ülke) 28 tanesi federalizm ve türevleriyle yönetilmektedir. Bu istatistikler federalizmin her iki modelde de tutulduğunun bir göstergesidir. Normal şartlarda başkanlık sistemi federalizm ile desteklendiğinde çok daha iyi şartlar sunmaktadır ancak Türkiye'de başkanlık sistemini federalizm ile desteklemek intihar olacaktır. Bu yüzden Türkiye'de devletin üniter yapısı korunarak hükümetin yapısı değiştirilmelidir. Zaten iktidar partisi de üniter yapının korunarak başkanlık sistemine geçilmesinden yanadır.
Bu iki kavram karmaşasını aştığımızı düşünerek yeni bir konuya geçmek istiyorum: Başkanlık sisteminde kıyas. Başkanlık sistemine karşı olanlar Türkiye'yi, ABD ve Fransa gibi devletlerle kıyaslamaktadır. Bu tür kıyaslamalar hata verebilir. Türkiye dengi olan ülkelerle kıyaslanmalıdır diye düşünüyorum. Örneğin, Güney Kore 1990'da başkanlık sistemine geçtiğinde siyasi istikrar sağlanmış ve beraberinde ekonomik istikrar da gelmiştir. 1990'larda Samsung'un dört milyar olan değeri, günümüzde 100 milyar doların üzerine çıkmıştır. Latin Amerika ülkelerinden Arjantin ve Peru bugüne kadar beş başarılı darbeye tanık olmuş, Türkiye de beş başarılı darbe yaşamıştır. Arjantin'de darbeler sonrası başa gelen asker kökenli devlet başkanlarının görev süresi 22, Peru'da 23 ve Türkiye'de 29 yıl olmuştur. Latin Amerika ülkelerinin hep diktatörlerle ya da darbecilerle yönetildiği efsanesi de burada çürümüş oluyor. Küçümsediğimiz bu ülkelerden aşağı kalır yanımız yoktur. Bu gerçeği görmek durumundayız.
Demokrasi İndeksi verileri bizim için önemli ancak her zaman referans alamayacağımız bir listedir. İndekse göre ilk 20'de sadece iki ülkenin (ABD ve Uruguay) tam demokrasi olduğunu söylemek kolaycılık olacaktır çünkü şiddetle karşı olduğumuz federalizm ilk 20'deki ülkelerin yarısında görülmektedir. Federalizmin demokrasiyi güçlendirdiği gerçeğini göz önünde bulundurursak mevcut şartlar dahilinde zaten tam demokrasiyi yakalamanın Türkiye'deki zorluğu anlaşılacaktır. Yine küçümsediğimiz Arjantin, Brezilya gibi ülkeler de 50'li sıralarda yer almaktadır.
Başkanlık sisteminin faydalarına da değinmek lazım. Siyasi istikrarı ve onun da beraberinde ekonomik istikrarı getirdiğini biliyoruz. Bunun dışında önemli faydalarını da görmekteyiz. Başkanlık sisteminde erken seçim yoktur, koalisyon yoktur, milletvekilleri yasama sürecine özgürce katılabilmektedir yani parti disiplini zayıftır, yasama yürütmeyi denetlerken zorlanmamaktadır. Başkan gücünü halktan aldığı için meşruiyet sıkıntısı da yoktur (şu an olduğu gibi). Başkanlık sisteminde yargının gücü çok önemlidir. Yüksek Yargı denilen yargı, neredeyse başkanın bile üzerindedir. Ülkemizdeki Anayasa Mahkemesi'nden de yüksek yetkilere sahiptir. Başkanlık sistemine geçilirse Yüksek Yargı oluşturulabilir ya da Güney Kore'de olduğu gibi her ikisi de (YY-AYM) varlığını sürdürebilir. Ancak tek başlılığın olması daha iyidir.
Başkanık sisteminde gevşek parti sistemi olmalıdır. Yani yukarıda da ifade ettiğim gibi milletvekili partisine aykırı kararlar verebilmeli ve bu disiplin cezası gerektirmemelidir. Parti Genel Başkanı ile Başkan aynı kişi olmamalıdır. Seçim sisteminde ise Türkiye'ye en uygun olanı daraltılmış bölge sistemidir. Daraltılmış bölge seçim sistemiyle Türkiye iyice iki partili sisteme yaklaşacaktır. Bu sistem Özal döneminde de uygulanmıştır. Seçim barajı ise %2-3'lere kadar düşürülebilir, hiçbir sıkıntı teşkil etmeyecektir.
Tek meclis, çift meclis olayına da değinmek gerekir. Türkiye Siyaset Tarihinde 1961 Anayasası ile çift meclis de denenmiştir. Başkanlık sisteminde de genelde çift meclisli yapı göze çarpmaktadır. Ancak Peru gibi tek meclisli başkanlık modelleri de bulunmaktadır. Tek meclis de çift meclis de doğru uygulandığında iyi sonuçlar vereceği için burada da bir sıkıntı yoktur.
Başkanlık sistemi kesinlikle bir diktatör doğuran bir sistem değildir çünkü genelde başkanlıkla yönetilen bütün ülkelerde en fazla iki dönem şartı bulunmaktadır. Latin Amerika'daki diktatörler ne iş? diyebilirsiniz. Onlar darbeyle başa gelmiştir. Sistemle bir alakası yoktur. Darbe ihtimali başkanlık sistemlerinde aslında çok zayıftır ancak bu ülkelerde bazı demokratik ve siyasi değerler oturmamıştır. Türkiye'de kendimize yetebilecek kadar demokrasinin oturduğunu ve bazı değerlerin artık yerleştiğini 15 Temmuz gecesi görmüştük zaten. Başkanlık sisteminde bir özellik var ki sistemin ana fikrini ortaya koyuyor adeta. Başkanlık sisteminde Başkan'ın yetkileri parlamenter sistemdeki Başbakan'ın yetkilerinden bile azdır. O zaman sistemi getirmek isteyen kişiler yetkilerinin azaldığı bir sistemi niye getirmek istesin? gibi bir klasik soru da sorabilirsiniz. Onun da cevabı basittir: Demek ki kişi, sistemi kendisi için değil ülkesi için istemektedir. Başkanlık sisteminde en fazla iki dönem yani 8 ya da 10 yıllık bir süre vardır. ''Ömür boyu başkanlık'' gibi gülünç ifadelerin sistemde yeri ve karşılığı yoktur.
Bugün Türk Cumhuriyetleri'nde başkanlık modellerinin çeşitli türevleri görülmektedir. Ancak bu devletlerdeki otoriterlik Sovyet Rusya'dan kalma bir gelenektir. Bugün ne Rusya, ne de Türk Cumhuriyetleri demokratik değildir. Türkiye, bu ülkelerle kıyaslanamayacak kadar sağlam temeller üzerine kurulmuş değerlere sahip bir devlettir. Her devlet belli bir geleneğin, kurumsallaşmanın ve belli değerlerin getirdiği birikimle yeni bir hükümet modeli inşa eder. Bu açıdan Türkiye ile her anlamda geri kalmış Türk Cumhuriyetleri'ni kıyas edemeyiz.
Tüm bu yazılanlar sonunda bir sonuca varmamız gerekiyor: Başkanlık sistemleri devletten devlete değişmektedir. Dolayısıyla tek bir tipi yoktur. Türkiye de kendi sistemini oluşturmak zorundadır. Bunu da ''Türk tipi'' olarak açıklamışlardı. Yukarıda saydığımız özelliklerin bizim başkanlık sistemimizde de olacağını düşünüyorum. Şayet olursa demokrasimiz iyice güçlenecektir. Meclisten geçer mi geçmez mi bilinmez ama başkanlık sistemi bizim gibi siyasi istikrara mecbur ülkeler için bir ihtiyaçtır.
Siz ne düşünüyorsunuz?
Edit: Yazı benim değil, belirtmeyi unuttum hemen bazı zombiler toplanmış.
submitted by IMTheKilla to Turkey [link] [comments]


2016.08.09 02:22 MassRain İdama önce kendi vicdanlarımızdan başlamamız gerek.

Normalde böyle polemiklerin & tartışmaların iyice içine girmeyi yıllar önce bıraktım hem din hem siyasi konularda, ama bugün kötü haberler aldım uyku tutmadı.Yazayım bişeyler dedim biraz can sıkıntısı alır belki.Özet, tldr yok maalesef canınız sağolsun.İyi geceler hepinize.
Uzun zaman değil öyle, birkaç yıl önce "sahte" bile değil; olmayan delillerle ısmarlama davalarla yüzlerce suçsuz insanı içeri aldılar.Ailelerinden, çocuklarından ayırdılar vatan sevgisinden başka suçları olmayan insanları.Sonra yapılan özür; kandırıldık oldu.Hatasını kabul etme yok, zira hatasını kabul eden istifa eder.Hiç utanmadan insanların, mikrofonların karşısına çıkıp söylendi bu.Bir terörist gruba sempatin var, yıllarca yardım ettin; yataklık yaptın; onlarca insanın emeğinin çalınmasına aracı ve seyirci oldun;onlarca insanın çocuğun hakkını yedin ve sonra kandırıldım pardon diyip hiç ceza almadan işin içinden çıktın.
Böyle bir ülkede; "idam geri gelsin" furyası dönmeye başladı.İdam cezasını isteyenler herkes dolaylı olarak katil gibidir.Gerçek suçluların sadece büyük insanların arkasında takıldıklarından dolayı sokakta özgürce dolaştığı yerde tüm bu Ergenekon, Balyoz ve kişisel birçok yanlış davası bulunan insan idam tehlikesiyle karşı karşıya kalacaktı/kalacak.Hapislerde boş yere yıllarca yatanların haberlerini görüyoruz.O yıllarda ergenekon ve balyozdan içerde olanların arkalarından söylenenleri de, ailelerinin görüntüleri ekranlara geldiğinde sevinçten masturbasyon yapanları da..Hoş böyle insanların olduğu,cahilliğin diz boyu gezdiği, her gün toplu tecavüz haberlerinin görüldüğü,beynini kullanmayan Türklükten uzaklaşıp araplaşmış toplumun arttığı , medeniyetsiz, karşısındaki insana,düşüncesine ve hukuka saygısızlığın olduğu yerde masum insanlardan ve masumiyetten bahsetmek de boş.
Şimdiki darbe suçlularının idam cezasına maruz kalamayacakları da ortada ama idam ağızdan düşmüyor güç gösterisi yapar gibi.Özellikle siyası suçlular, ülkede idam varsa global hukuk yasalarından dolayı iade edilemez.Yunanistana kaçanlar mesela, yada direk elebaşı Feto.Ayrıca hukuk geriye doğru işleyemez.Bir kişinin suçu işlediği sırada hukuk nasıl işliyorsa öyle kalır.Bu hüküm sadece anayasadan değil yüzyıllar önceden kalma.Bu uluslararası kabul edilmiş bir ilke çok uzun zamandır.Bu ilkenin değiştirilmesi yada iplenmemesi öyle basit kafana göre yapabileceğin birşey değil.Ülkeyi ülke statüsünden çıkartan bir durum.Dünyada Türk vatandaşını pasaport vizeyi bırak, insan olarak tanımayacak bir duruma getirecek bir durum.Onlarca yıllık anlaşmaların geçerliliğini yitirmesi gibi.AB'ni zaten geçtim.Daha bu yılın başında vize kaldırılacakken şimdi diyorlar ki AB bizi almasın zaten almayacak.Bilmiyorsunuz ki belediyelerin yaptığı kaldırım bile çatır çatır harcanan AB fonlarıyla yapılıyor.Öğrencilerin yurtdışında okumaları , burs almaları, üniversite diplomaları hala AB ile ilişkili.Turizmi ve teknolojiyi, ithalatı ihracatı geçtim zaten.Avrupa Birliği ismi bile hala ülkeye faydalı.Dini imanları para olanlara söyleyeyim dedim.Gerçi zaten yabancı yatırımcılar bir bir çekilmeye başlamışlar, liste falan dolaşıyordu.Turizm zaten bitik.Çok sevdiğiniz araplarda hemen arkalarını dönerler yakında.Hoş dünyada çizdiği görüntü;basın özgürlüğünün olmadığı,nefret ve ırkçılığın tavan olduğu, kadına şiddetin hergün yaşandığı aslında hiçte istikrarlı olmayan bir yer olarak görüldüğü ülkede çok bile kaldılar bu yabancı şirketler.
1984den beri kimse idan edilmemiş oysa idam 2002de kaldırılmış.Apo iti bile idamı bırak kendi adasında takılıyor.Hoş idam edilip kurtulmasını istemem, sürünsün daha iyi diye düşünüyordum ama sonra aklıma "sürekli gidip gelen heyetler ve fikir alışverişleri" geliyor.Bu Fetocuları asalım diyenlerin çoğu eminim 1 gün sokağa çıkıp apoyu asın dememiştir.Bugün elinde Türk bayraklarıyla demokrasi bayramı yapan ortadoğulular, duyar kasanlar keşke bu kadar duyarı PKK terörüne kassaydı bu şeyler artık "normal" olmayacaktı.Teröre kaybettiğimiz her asker, hayatı olan o bireyler bizim için sadece bir numara ve sayı olmuş durumda.3 şehit, 5 şehit...Yakınlarımda olduğundan biliyorum; o kaybedilen her bir insanın kendi aileleri, eşleri çocukları anneleri var.Acısı hiçbir zaman unutulmuyor.Televizyonda her gün "3-4-5 10 15" diye numarayla geçiştirilip giden haberlerin hepsi daha fazla deşiyor o acıları.Sonra bu acılara sebep olan hevaller "sınır kapısında" megrilerle karşılanıyor.2 sene sonrada ülkenin başkentinde 100lerce hayat yine yokoluyor.Keşke inansaydım da içim rahat olsaydı elebaşına sayın diyen ve onu seven herkesin bu acıların hesabını vereceğini bilerekten.Neyse idama geri döneyim.
Bir Amerika(ki sadece bazı eyaletlerde var) ve Japonya herkesin ağzında, hiç Suudi arabistanda da var, İranda da var diyeni duydunuz mu?Her zaman batıya küfür ederler ama işine gelince örnek alırlar.Bu "batı medeniyetsizliği" diyen çomarlar Fransa'da gün/gece boyu bedava hizmet veren taksilere karşılık havaalanı patlamasında insanlar uzuvlarını ellerinde tutarken "köşeye kadar da olsa 100$ diyenler" aynı insanlar.Amerika'da eşcinsel evlilik de var, hadi örnek alın onu da.Çok uzağa gitmeye gerek de yok, hakkında yolsuzluk iddaları dönenlerin makamına hakaret etmemek için istifa etmesini de örnek alabilirsiniz.Dün beslediği kargaların bugun kendilerini tırmaladığı zaman,"sry kb kandırıldım" diyip yargılanmayan aksine mağduriyetten yine sempati ve oy/güç aldığı başka bi ülke örnek gösteremezsiniz mesela, her yıl gerilla terörüne yüzlerce askerin yitirildiği bir "istikrarlı" ülke gösteremeyeceğiniz gibi.Sanıyorsunuz ki Amerika ve Japonya da günde bin tane normal suçlu kişi idam ediliyor.2 ülke tarihi boyunca o kadar idam olmamıştır.Kaldı ki idam davaları en az 10 yıl sürüyor bu ülkelerde.Ha birde "besleyelim mi" muhabbeti var, yok kurtaralım ömür boyu hapisten..Kaynağı kaybettim ama idamla yargılanan ve hükmü idam olan davaların aslında maddi ve zaman olarak bu devletlere daha pahalıya patladığını okumuştum.
Mağduriyet demişken "Menderes'i astınız" bi ara kimsenin ağzından düşmüyordu.Fatih Rüştü Zorlu'nun hikayesini anlatırdı herkes ne oldu?Yine siz unuttunuz onları ama biz hatırlıyoruz..Ne arar bu insanlarda utanma, haysiyet ve şeref.Bugün asıp yarın ismini biryere verip onurlandırmak geçmişimizde var.Adnan menderes havaalanı,Hasan polatkan lisesi, Fatih Rüştü zorlu lisesi,Deniz gezmiş parkı, Üç fidan parkı.Tabi bunun sebebi de idam edilenlerin çocuk tecavüzcüsü, sapık, darbeci yada vatan haini olmaması.Tıpkı bundan sonra olacağı gibi idam edilenler gücü karşısına alan siyasiler, gazeteciler,yazarlar, aydınlar yada öğrenciler.Ha tecavüzcüyü, sapığı asmakla iş bitmiyor zaten, daha fazlası geliyor.Düşünmüyorlar ki toplumu eğitmeyi,insanları suçtan uzak tutmaya çalışmayı.Gelsin idam bence, çünkü bu düzende zaten bu çomarlar güle oynaya istediğini yapıyor ve öldürmekten beter ediyorlar kendilerinden olmayan her kitleyi ufak bir mağduriyet oyunu bularak ve "vatan haini" olmakla damgalayarak.Vatan haini damgası zaten nereye çekersen oraya gider.Dünki mitinge en ufak ağzını açanlar, 4 sene önce ailesini parçaladığınız ama bugün fotoğraflarını paylaşıp kahraman yaptığınız askerler hep vatan haini.Bunlar olmasa bile elbet birşey bulunur bu vatanını çok seven megri megriler tarafından."Witchunt'ı" biraz araştırın, sizin kadim hastalığınız bu."Cadı olduğundan kuşkulanılan kadının suya atıldığında batmayacağına dair inanış gereği, kadın elleri ve ayakları bağlanarak suya atılır, batmazsa, şeytan tarafından ele geçirildiği anlaşıldığı için canlı canlı ateşe atılırdı. Kadın suya batarsa, masum olduğu anlaşılırdı.Kadın boğularak ölmüş olurdu ama nasılsa masum günahsız,cennete gidecek." Alıntı burdan.Aynaya bakıyormuş gibi hissettiniz değil mi?Keşke aynaya ihtiyaç olmadan bakabilseniz de ülkenin göz göre göre iran hatta ırak olmaya gittiğini farketseniz.İşte bu yüzden özellikle idam gibi tartışılması bile kötü olan bir konuda artık millet ülkeden gitmenin peşinde.
TL:DR yok kusura bakmayın.Pro-akp spamlarınıza devam edin.Eskiden az buçuk okuyordum şurayı zaten iyice soğudum.Gün boyu akp spamı yapan 2 arkadaştan başka bişey yok.E millet bunlardan sıkılınca altında tartışma eksik olmuyor tabi bu başlıkların.En ufak ağzını açsan, "Burası niye böyle saygısız".Yine mağduriyet yani anlayacağınız.Suç sizde değil buna göz yumanlarda, tölerans gösterenlerde.
Çok karamsar olmuş gibi de ne yapalım.Neyse gün olur devran döner de diyemiyorum, en azından kendimin görebileceğini sanmıyorum o döngüyü, ya da sizin cahilliğinizi attığınızı.Medyada o sıralar ne dönüyorsa hiç sorgulamadan, "oku"madan,düşünmeden alıp ağzında sakız yapanlar katillerle, hırsızlarla yürüyenler tüm bu suçların, acıların ve hayatların sorumluluğuna ortak olmakta, vicdanları temiz değil.
submitted by MassRain to Turkey [link] [comments]


60 YILLIK ASKER SİGARASI İÇTİK ORMANDA HAYATTA KALMA YARIŞMASI!! (EV YAPTIM) - YouTube ALNINDAN VURULUP HAYATTA KALAN ASKER ASKER KOMANDO OLMAK ? - Komando Kalmak ? - YouTube Avatar  Bir Askerin Hayatta Kalma Çabası  Viperwolf ... Grup Yorum - Asker Kaçakları Tülay German - Asker Kaçakları - [ Yunus'tan Nazım'a © 1999 Kalan Müzik ] ASKERDE 1 GÜNÜNÜZ NASIL GEÇECEK? (24 SAAT ~ 24 ŞEY) - YouTube YERİN ALTINDA 24 SAAT KALMA YARIŞMASI!! - YouTube 3 YENİ EFSANE GÜÇLÜ ASKER!! Efsane Savaş Simulatörü - YouTube

Grup Yorum Asker Kaçakları MP3 indir müzik yükle Asker ...

  1. 60 YILLIK ASKER SİGARASI İÇTİK
  2. ORMANDA HAYATTA KALMA YARIŞMASI!! (EV YAPTIM) - YouTube
  3. ALNINDAN VURULUP HAYATTA KALAN ASKER
  4. ASKER KOMANDO OLMAK ? - Komando Kalmak ? - YouTube
  5. Avatar Bir Askerin Hayatta Kalma Çabası Viperwolf ...
  6. Grup Yorum - Asker Kaçakları
  7. Tülay German - Asker Kaçakları - [ Yunus'tan Nazım'a © 1999 Kalan Müzik ]
  8. ASKERDE 1 GÜNÜNÜZ NASIL GEÇECEK? (24 SAAT ~ 24 ŞEY) - YouTube
  9. YERİN ALTINDA 24 SAAT KALMA YARIŞMASI!! - YouTube
  10. 3 YENİ EFSANE GÜÇLÜ ASKER!! Efsane Savaş Simulatörü - YouTube

Asker Kaçakları Köyün evleri karanlık Gökte yıldız pır pır eder Köyün evleri karanlık Gökte yıldız pır pır eder Ben bir asker kaçağıyım Gelin bana bir tas su... Tülay German - Hapisteler Ama - Yeniliğe Doğru - [ Yunus'tan Nazım'a © 1999 Kalan Müzik ] - Duration: 4:16. Kalan Müzik 7,308 views YERİN ALTINDA 24 SAAT KALMA YARIŞMASI!! videomuz sizlerle. Arkadaşlar bugün Birebir ekibiyle beraber efsane eğlenceli bir yarışma videosu hazırladık yerin al... Rus askerin iki kaşının arasına saplanan mermi böyle çıkarıldı. Video paylaşım sitelerinde yapılan yorumlarda anlından vurulmasına rağmen hayatta kalan asker hakkında 'terminatör ... Askere Komando Olarak gitmek isteyen ardaşlar ııcn cekmek istedım. herkesın merak ettiği ve istediği komando olmak cok kolay değil saglık sartları vs. uyuyor... Türk askerimiz asker ocağında ne yapıyor? Zamanı nasıl geçiyor? Kaç saat koşuyor, kaç saat uyuyor, kaç saat içtima bekliyor? İşte Bir Türk Askerinin GÜNLÜK Y... 1960 yıllarından kalma asker sigarasının paket açılımını yapıp tadına baktık.Bir sonraki videoda 68 yıllık italyan sigarasını içeceğiz. ORMANDA HAYATTA KALMA YARIŞMASI!! (EV YAPTIM) videomuz sizlerle. Arkadaşlar bugün vahşi doğada hayatta kalma yarışması yapıp primitive life serilerinde olduğ... Hoşgeldiniz ben Eren, 3 YENİ EFSANE GÜÇLÜ ASKER!! Efsane Savaş Simulatörü videom ile karşınızdayım. Gerçekten güzel ve eğlenceli ve komik bir video oldu iyi ... Reklam ve İşbirliği İçin İletişim https://www.instagram.com/kenannacikkasliofficiall/ İnstagram Adresimiz https://www.instagram.com/softboxturkiye/ Twitte...